Nakit akışını yönetmek deyince çoğu insan gelir-gider tablosuna bakıp, “Evet, işte bu kadar,” diye düşünür. Oysa yüzeyde kalan bu bakış, rakamları bir araya getirmekten öteye
nadiren geçer. Gerçekten fark yaratan şey, rakamların altındaki hareketliliği, zamanlamayı ve bazen de görünmeyen riskleri okuyabilmektir. Mesela, bir ödeme geciktiğinde bunun
zincirleme etkisini önceden sezip, öngörülü davranmak—bu, sıradan bir muhasebeden çok daha fazlası. Sıklıkla gözden kaçan ama sahada tekrar tekrar karşılaşılan ince bir ayrım bu:
Rakamları bilmek başka, paranın davranışını anlamak bambaşka. Bir arkadaşım, yıllardır finans müdürü. O bile, bazen “Nakit sıkışıklığını sadece rakamlarla açıklayamayınca kendimi
çaresiz hissediyorum,” der. Bunu hissetmeyen var mı acaba? Gerçek uygulamada, yalnızca teorik bilgiyle hareket eden profesyonellerin çoğu zaman duvara tosladığına tanık oldum. Çünkü
işin pratiğinde, paranın hareketini önceden sezmek, doğru yerde küçük ama etkili hamleler yapmak gerekiyor. Mesela, bir müşteri ödemesi geciktiğinde hemen paniğe kapılmak yerine,
alternatif kaynakları veya kısa vadeli önlemleri anında devreye sokabilmek—bu, kitaplarda yazmaz genellikle. Ve işin asıl zor kısmı şu: Deneyimli biri olsanız bile, bazen “Ben bu
kadar yıldır bu işi yapıyorum, hâlâ nakit akışında tıkanıyorum,” diye iç geçiriyorsunuz. Kendi parmak iziniz gibi olan işinize dışarıdan bakabilmek, eski alışkanlıkları sorgulamak,
bazen de küçük bir ayrıntının büyük bir fark yarattığını görmek... İşte bu deneyim, yüzeyde kalmayan, gerçekten işe yarayan o derin anlayışı kazandırıyor. Ve bence, çoğu kişinin
eksikliğini hissettiği asıl şey tam da bu: Sadece rakamları değil, onların ardındaki akışı ve olasılıkları okumak.
İlk haftalarda daha çok temel kavramlar ve ezbere kaçan finansal tablolar var. Herkesin kafasında “Nakit akışı nedir, neden başımızı ağrıtır?” gibi sorular dönüyor, klasik. Bir
excel dosyası açıp tek tek giriş çıkış yazmak—ama bir noktada birinin “Burada vade farkı önemli, unutmayın” demesiyle işler karışıyor. Kendi işimden örnek vereyim, bir keresinde
müşteri ödemesi kayınca, planın çöp olduğunu anlamıştım. O an salonda bir uğultu, herkes biraz şaşkın. Bir yandan “float” kelimesi geçiyor, ama açıklama yok, geçip gidiyor.
İlerleyen haftalarda vadeli işlemler, tahsilat disiplininin pratikte nasıl bozulduğunu görmek mümkün. Biri çıkıp, “Geçen ay çekler patladı, tüm ödemeler sarktı” derse şaşırmıyorsun.
Sonra, gerçek bir şirketin nakit akış tablosu geliyor önümüze, eksiklerle dolu. Herkes farklı bir yerden bakıyor; biri bütçe diyor, öteki likidite. Kimi zaman eğitmen, konuyu
dağıtıyor—bir iki dakikalık bir anekdot, araya sıkışıyor. Dördüncü hafta, aniden dönüp “Şimdi, kısa vadeli finansman ne zaman gerekir?” diye soruyor, kimse hemen cevap veremiyor.
Ama galiba o andan sonra, biraz daha gerçekçi bakmaya başlıyor herkes.